Geçtiğimiz hafta Salı günü The Odyssey’i izledim.
Salondan çıkıp karanlık gecede arabama bindiğimde içimde tek bir his vardı ve günlerce onu kalbimde büyüttüm…
Birkaç gün sadece onunla yatıp kalktım…
Dünyanın bunu hatırlamaya ne kadar çok ihtiyacı olduğuyla…
Kadın, erkek fark etmeksizin, herkesin ona ne kadar da çok özlem duyduğuyla…
Ama bunun farkında olmadığıyla...
Filmden çıktığımdan beri kalbimde tuttuğum ve büyüttüğüm şey;
İlahi dişilin onurlandırılmasının güzelliğiydi….
Elbette bana göre.
Ve bu yazıda da ben bu filmde neler gördüğümü sizinle paylaşmak istiyorum.
Eril ve Dişilin Birliği:
Orada bir adam, Odysseus- Matt Damon’ın olağanüstü performansıyla- o dişil güce olan ihtiyacı, onun yokluğunda neler yaşandığını, ne zorluklarla karşılaşıldığını ve ne tür kayıplar yaşandığını bize gösterdi.
Bir kadın olması gerekmiyordu, öyle olmadığı için de çok memnunum. (Çünkü eril ve dişil erkek ve kadın değildir. Pek çok felsefi yaklaşımda yaşamı idare eden iki temel kuvvettir.) Bir erkek, dişil yanından olan kopukluğunun sonuçlarını yaşadı, dişile olan saygısızlığının, eril enerjinin uçlarına gidişinin sonuçlarını.
Odysseus eril nitelikleri güçlü bir adamdı. Dış dünyada başarılıydı. Stratejik, akıllı, savaşçı, cesur, korkusuz, risk alan, zeki.
Ama bu nitelikler dişil yanıyla bütünleşmekten gelen bilgelikten ayrıldığında başka bir şeye dönüştü:
kibir
fethetme
yağmalama
başkalarının hayatını basitleştirme (askerine yalan söyleyerek Truva atının hediye olduğuna ikna etmek gibi)
tanrılara meydan okuma
kendi zekâsına aşırı güvenme
“ben bilirim” hali
arzunun peşinden gitme
gibi.
Odysseus da sonunda kendinden koptu, kendini unuttu.
Ve sonra dişilin desteğiyle, dişille olan bağlantısıyla yeniden buldu
Bulduğu kişi, eski kendisi değildi...
Ama bunun için bazı yüzleşmeler yaşaması gerekti...
Sirenler: Belirsizlikle Kalmak
Orijinal destanda bu hikâye nasılmış diye baktığımda pek çok sahne gibi filmdekinden daha farklı bir anlatı gördüm; Sirenler o sarhoş edici şarkılarıyla gerçeği vadederler, ne olduğunu, ne olacağını bildiklerini ve yanlarına giderse ona söyleyebileceklerini mırıldanırlarmış en güzel sesleriyle. Buna karşı koymak en zoru değil mi sizce de? Hepimizin en çok zorlandığı ve kurtulmaya çalıştığı şey o değil midir? Belirsizlik. Ama yaşam belirsizliklerle doludur. Belirsizlikle yaşamaksa, dişil bir teslimiyet gerektirir.
Odysseus da bilmek ister, gitmek ister. Bağlı olduğu için gidemez.
Bilmemek en zorudur.
Nolan’ın The Odyssey’inde ise ona bilmek zor gelir. Bilmek istemediklerini duyar çünkü.
Ama uyanması için bu gereklidir…
Odysseus’un “Gölge Eril” Tarafları
O zeki bir adamdır.
Truva atı da zekasının eseridir.
Ama aynı zamanda kendisinin de filmin sonunda kabul ettiği gibi, zekası ahlaki sınırları aşmasına neden olur.
Savaş kazanılır. Şehir yok edilir.
Tek gözlü dev Polyphemus’la karşılaştığında diğer tüm adalara gittiğinde olduğu gibi, yağmalamak ister, ele geçirmek ister.
Tek göz bir semboldür, o da aynı o dev gibi, her şeye kendi açısından bakar tek bir gözle, tek bir açıdan görür. Sadece kendini düşünür. Sonunda da o mağarada karanlığa boğulur.
Yine de zekası ile, stratejeri ile onu alt eder ve kurtulmayı başarır. Ancak oradan çıktıklarında egosuna yenik düşerek ona son bir ok daha atar.
Homeros’un Odysseia’sında bu hikâye, buradaki kibrini daha da belirgin biçimde görmemizi yardımcı oluyor. Destanda dev ona adını sorduğunda aklını kullanarak “Adım hiç kimse” diye cevap verir. Sonra dev tanrılardan yardım isteyecekken Odysseus’un adını “hiç kimse” olarak söylediği için tanrılar deve yardım edemez. Ama Odysseus kendini tutamaz, en sonunda, dışarı çıktıktan sonra adını söyler ve deve okunu atar, “Seni kimin alt ettiğini bil” der gibi.
Gölge kendini kibir olarak gösterir.
Değişim Başlıyor: Circe ile Karşılaşma
Bilmem siz de fark ettiniz mi, Circe’nin adasına varması ve mürettebatın “Sen gelmiyorsun, biz gidiyoruz” dediği an bir değişiklik yaşamaya başlıyor Odysseus. Sezgilerini kullanmaya başladığı yer bana göre tam da orası. Odysseus Circe ile karşılaştığında orada tekinsiz bir şeyler olduğunu anlar ancak onunla savaşarak değil, onunla müzakere yaparak mürettabıtını kurtarır. Daha sonra da onu dinleyerek hayatta kalır. Yine aynı zeka, dikkat ve çeviklik oradadır. Kendini ve mürettabatını bu şekilde korur.
Ama aynı zamanda kadınla bir iş birliği de vardır. Circe’nin bilgeliği ona yol gösterir ve o bu dişil bilgeliği kabul eder.
Scylla ve Charybdis
Odysseus’un hayatta kalması için ilk kez kendi bilgisinin yeterli olmadığını kabul etmesi gerekir ve denizde karşılaştığı iki tehlikeden (çok başlı deniz canavarı ve denizdeki girdap) bu sayede kurtulur.
Yaptığım okumalarda gördüğüm bir yorum var, size de bırakmak istiyorum. Burada Odysseus bir seçim yapar. Ve bazı askerlerini kaybeder. Biz de aynı anda iki şeye sahip olamayız. Bazı kararların bazı sonuçları vardır ve onlardan kaçamayız. Hatta belki mükemmel kararlar bile yoktur diyebiliriz. Bir şey yaparız. Sonuçları olur. Yaşarız. Sadece o an mümkün olan en iyisini yapmaya çalışarak...
Hani “O zaman tanrılara kaşı koyarım” diyor ya o kibirli Odysesus, bence bazen biz de öyle yapmaya çalışıyoruz. Sanki bizim elimizdeymiş gibi. Oysa daha önce de bir çok defa yazdığım gibi, biz sadece elimizden geleni yapabiliyoruz ve sonuçları bizden bağımsız gerçekleşiyor.
Athena
Elindeki Athena heykelciği ve sonra ona görünmeye başlayan Athena, ona sessizce rehberlik etmeye başladı. Bu güçlü bir semboldü bana göre. Yine dişil rehberliğe açılma ve güvenmek için. Burada bir itirafta bulunacağım, Athena filmde en az görünen karakter olmasına rağmen benim için en güçlü sembollerden biri oldu, o nedenle de hemen o gece onun bir resmini kendime telefon arkası fotoğrafı yaptım.
Çünkü her ne kadar Zendeya ile beden bulan Athena, filmde daha yumuşak bir dişil figür olarak resmedilse de; mitolojik olarak Athena’nın “şefkatli dişil” olmadığını öğrendim.
Tam tersine Athena:
stratejik
zeki
savaşçı
güçlü
bağımsız
sezgisel
bilge
bir karakter. O nedenle Odyseeus’a rehberlik eden Athena zaten eril ve dişil diye ayırdığımız nitelikleri birlikte taşıyor ve bana göre Odyssesus’a da bunu hatırlatıyor; eril ve dişilin beraberliğinden doğan içsel bilgeliği.
Hieros Gamos : İçsel Evlilik
Odyssesus’un en son Calypso’nun ‘kendini denize teslim ederek eve gideceksin” sözleriyle dişil bilgeliğiyle tam anlamıyla buluşmaya hazır olduğu, kendini o derme çatma salın üzerine bırakıp suya teslim olarak eve vardığı an, benim için filmdeki dişil bilgelikle en güçlü temas anıydı.
Çünkü Odysseus o teslimiyetle evine ulaştı.
Odysseus eve dönebilmek için dişil niteliklerini uyandırırken, Penelope ise hayatta kalabilmek için eril niteliklerini güçlendirmek zorundaydı.
Yani ikisi tersten aynı yolculuğu yaptılar.
Penelope yalnızca “kocasını bekleyen sadık kadın” değildi.
O da 20 yıl boyunca kararlar verdi, oğlunu korudu, taliplerini yönetti, zekasını kullandı, zaman kazandı ve duygularının onu tamamen yönetmesine izin vermedi.
Yani her ikisi için de Hieros gamos, “kutsal evlilik” gerçekleşti. Bu farklı mistik/geleneksel bağlamlarda eril ve dişil ilkelerin birleşmesini ifade eder. Bunu içinde bulan kişiler için dışarıda birleşecek kişi arayışı da biter.
Eve Dönmek
Ve sonunda eve döndüğünde Odysseus artık bir kral değildir.
Bir dilencidir.
Münzevidir.
Evsiz, barksız, isimsiz, ünvansız.
Yine de vardır. Mevcuttur. Oradadır.
Hikayesini anlatır ( ahhh, tüm film boyunca en çok etkilendiğim sahne) tüm şefkati ile, sıcaklığı ile, duygularının tümünü kapsayarak oradadır. Dişil bir teslimiyettedir.
Ve sonra da an yeniden gelir, gücünü gösterir, korkusuzdur. Eril bir güç ve hakimiyettedir.
Sonunda herkes önünde eğilir.
İşte o an, artık evine, yani kendine dönmüştür.
Bundan sonra da nereye gittiğinin bir önemi yoktur....
Her yer evdir.
Filmden bana kalanlar;
Müzikler : Filmi film yapan şeylerden biri bence müzikler. Ludwig Göransson da burada mucizeler yaratmış, antik dünyanın eski çalgıları araştırmış ve hatta yeniden üretmiş. Bence muhteşem bir şey yapmış.
Kitabı ve Eleştirileri ile Emily Wilson: Homeros’un Odysseia’sını çevirmiş ilk kadın çevirmenlerden biriymiş ve Nolan’ın da bir kaç eserle beraber bu çeviriyi temel aldığı söyleniyor. Wilson’ın kadın karakterlere eski çevirilerden daha farklı bir şekilde yer verildiği söyleniyor, mesela diğer çevirilerde daha ataerkil bir bakış açısı varken , hizmetçi, fahişe gibi tabirler kullanılırken, kendisi köle olarak çevirmiş gibi. Kitabı merak ediyorum. Bu arada kendisi senaryo ve filmi hiç beğenmemiş bu da küçük bir dedikodu. (Referans: The Guardian)
Matt Damon hayranlığı : Ben filmde ona zaten bayıldım. Sonra da yanından ayrılmadım. :) Ne kadar mütevazi bir adam. Bu yaşı ve hali kendisini en çok beğendiğim yaşı oldu. Röportajlarını izlemeye doyamıyorum. Ben Affleck’le çocukluktan beri dost olduklarını ve ilk senaryolarını beraber yazıp Oscar kazandıklarını da bugünlerde öğrenmiş oldum.
Argos’un Sadakati: Argos’un Odysseus’a olan bağlılığı ve onu bekliyor olduğu fikri zaten kalbime dokunmuştu. Köpeğin onu tanıyıp son gücüyle kuyruğunu sallayıp öldüğü sahne ise aynı kalbimi parçaladı. Bu resmi de sonra gördüm. 1885 yapımı bir eser. Size de bırakmak istedim. Bir hayvanla dostluk da bence güçlü bir dişil enerji işareti. Sevgi, şefkat ve bağlılık gibi duyguları uyandırıyor olmasıyla…
Filmin en güzel detayı: Yunuslar. Duydunuz mu bilmiyorum. Çekimler sette hazırlanan bir dekor havuzda değil, denizde yapılmış. (Ki Matt Damon diyor ki bu filmin çekimindeki her bir sahne benim şimdiye kadar oynadığım tüm filmlerin sahnelerinden daha zordu) Ve denizde yapılan bir çekim sırasında da yunuslar geçmiş. Çok güzel bir detay olmuş. Belki Nolan’a bu film ve hatırlattıkları için teşekkür etmişlerdir. :)
Son olarak da;
Beni en çok etkileyen sahne : Yukarıda da yazdığım gibi, içini Penelope’ye döktüğü ve savaşın kaybettirdiklerini anlattığı sahne benim gözyaşlarımı tutamadığım sahne oldu. Filistin’e, Gazze’ye, Suriye’ye ağladım. Her şeyi kazanmak isteyen, bu uğurda bütün değerleri yıkmaya hazır olan, kendinden başka kimseyi görmeyen yöneticilere ağladım.
Onların da kim olduklarını hatırlamalarını diliyorum….
İşte bende kalanlar bunlar oldu sevgili arkadaşlar. Belki dişilin bu denli onurlandırılmasına çok hasret kaldığım için bunları görmek istedim kim bilir. Eminim herkes kendine göre, kendince farklı okumalar yapmıştır. Bir sanat eserinin insanın içinde yandırdıkları için de doğru ya da yanlış denmesinin anlamlı olduğunu düşünmüyorum. O nedenle bu film bana göre, Homeros’un Odyssea’sının yönetmen Christopher Nolan’da uyandırdıklarını anlatıyor. Ben de bu filmin bende uyandırdıklarını anlattım. Dilerim sizin de ağzınızda güzel bir tat bırakmıştır.
Siz de neler uyandırdığını paylaşmak isterseniz de yorumlarınızı beklerim.
Sevgilerimle
Müge







Bir süredir izlemeyi istediğim bir filmdi, az önce izledim ve buradaki yorumlarını okumak filmin içimde yarattığı hisleri, etkileri anlamlandırmakta çok destekleyici oldu, emeğine sağlık, ne kapsamlı araştırmalar sonucu hazırlanan besleyici bir yazı! çok teşekkürler!
Sanırım beni en çok etkileyen tema Odysseus'un hatırlama süreciydi. Kendine giden yolu hatırlaması.. Uzunca süren eve "dönemeyiş" yolunda kendini Eril'in tekelinde sıkıştırması ve sonrasında Dişil'e temas ederek ancak bütünleşebilmesi ve kendisini hatırlaması.. Bugünlerde fark ettiğim Eril'in gölgesinde ne kadar sıkışmış kalmış olduğum olurken bu filmi izlemek benim için çok hoş bir denk geliş oldu. Filmin sonlarına doğru, Odysseus'un eve dönüş yolunda kendisini dalgalara bırakıp sadece akması ve eve belki de ancak öyle varabilmesi cebime koyduğum çok değerli bir öğreti niteliğinde oldu.
Paylaşımından dikkatimi çeken Hieros gamos, "kutsal evlilik" kavramını çok merak ettim, araştıracağım.
Yorumlarınıza bayıldım, emeğinize sağlık.