Kırılganlık : Işığın İçeri Sızacağı Yer
Zırhlar, maskeler ve kaybolan bağlar
Bana yarada, kırılganlıkta, hassasiyette ve bunları göstermede bir sorun olmadığını kimse söylemedi.
Ya size?
Hatta tam aksine, bana buna izin vermemeyi öğrettiler. Onu göstermemeyi, saklamayı, güçlü görünmeyi öğrendim ben.
Hiç bir şeyden etkilenmeyen biri olmayı mümkün sandım. Hep bunun için uğraştım.
En büyük acıları da bundan çektim. Kendimde bir sorun var sandım. Çok hassasım sandım. Hastayım sandım.
Sonra anladım;
Öyleymiş gibi görünenler bunu yapmak için çok büyük çaba ve enerji harcıyormuş meğer…
Ve hissetmek, ağlamak, üzülmek, kırılmak çok insancaymış, insana dairmiş…
Ama anlaşılan o ki bu bilgi binlerce yıllar öncesinde dipsiz kuyulara atılmış, geriye her zaman güçlü ve dayanıklı olması gerektiğine inanan ve duygularıyla, kırılganlığıyla, hassasiyetleriyle ne yapacağını bilmeyen insanlar kalmış.
Sonunda da alıp bunları aynı dipsiz kuyuya onlar da atmış…
Arık hep biraz eksik olacaklarını bilemeden, ön göremeden…
Kırılganlığa İzin Vermek Neden Bu Kadar Zor?
Geçtiğimiz hafta yazmıştım (ve bence daha çok yazacağım) biz bunu bireysel seçimlerimizle değil; bizi böyle olmaya iten sistemlerle öğrendik. Erilin, ata erkin hâkim olduğu bir dünyada, kadın ya da erkek fark etmeksizin hepimizin içinde olan o kırılgan, canlı, duyarlı dişil parça uzun zamandır zırhların ve maskelerin arkasında tutuluyor.
Bu parçaya ulaşabilmek için gerçekten çok cesur olmak gerekiyor.
Düşüncelerini, yargılarını, yorumlarını bir kenara bırakabilecek kadar cesur.
Sadece olanla kalabilecek kadar.
Olana bakarken sende uyananları gözlemleyip, onların boşlukta gezinmesine izin verecek kadar…
Her bir fikirle, her bir duyguyla, her bir yargıyla bedeninin ve zihninin nasıl kapandığını, küçüldüğünü fark edebilecek kadar kendini bilmen gerekiyor. Yine kendini korumaya aldığını, o kabukları giyindiğini, maskeleri taktığını…
“Etkileyici”, “güçlü”, “hiçbir şeyden etkilenmeyen” bir adam ya da kadın olmaya çalıştığını fark edebilmek gerekiyor.
Bunlar kolay değil.
Ama zorluğu beyinde bu nöral yolların daha önce kullanılmamasından.
Bu olduğun gibi olma ya da olana izin verme hali daha önce hiç çalıştırmadığın kaslar gibi. Nasıl kullanacağını bilmiyorsun. Güçlü kasların var, onları tanıyorsun ve otomatik olarak onlarla yapabildiğin hareketlere başlıyorsun. Somatik yogada buna “kompensasyon” deriz . Güçlü kas zayıf kasın görevini üstlenir. Zayıf kas güçlenme fırsatı bulamaz. O yüzden somatik yaklaşımda kasları izole ederiz, küçük küçük, ayrı ayrı çalışırız.
Aynı şey burada da geçerli, güçlü, güzel, çekici, üstün, başarılı olman için güçlenmiş kasların var ve onlar sen daha ne olduğunu anlamadan çalışmaya başlıyor. Hassas, kırılgan ve naif taraflarını hissedemiyorsun…
Ne Kaybediyoruz?
Ve biliyor musunuz, en çok neyi kaybediyoruz böyle?
Gerçek bağları.
Sadece iki insan arasındaki bağları değil; gerçek kendiliğimizle olan bağımızı ve dünyanın sunduklarıyla olan bağları da.
Korunma, kapanma, başarma, savunma, etkileme, zayıf görünmeme derdi içindeyken;
gerçek olanla ve o an hissettiklerimizle temas edemiyoruz. Ve kendimizle temas edemediğimiz yerde, elbette dışarıdakilerle de edemiyoruz.
Biz o maske cve zırhların ardında yüzeysel, geçici, kopuk paylaşımlar, konuşmalar yaparken, yaşamın gündelik şaşırtıcı güzellikleri ve derin bağ olasılıkları mevcudiyetten uzaklığımız nedeniyle avuçlarımızdan akıp gidiyor.
Ve ne yazık ki çok acı çekiyoruz.
Duygularım ve Ben Aynı Cümlede Yer Alamazken
Yukarıda yazdım. Uzunca bir süre duygularıma izin vermekte zorlandım. Bunu yapan kimseyi görmedim çünkü ailemde.
Başkalarıyla paylaşmaksa benim için neredeyse ölüm gibiydi. (Bunu da yapan kimseyi görmedim haliyle. ) Yargılanmaktan ve zayıf görülmekten ödüm kopuyordu.
O dönem, kişisel gelişim kitaplarıyla kendimi “güçlendirmeye” çalıştığım bir dönemdi. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu tür kitapların da aynı bozuk sistemin içindeki görevlerini yerine getirdiğini düşünüyorum. Çoğu, kendini kabul etmekten çok; değiştirme, dönüştürme ve “daha iyi olma” odağında.
Sonra yavaş yavaş dönüşüm başladı (başlamak zorunda kaldı çünkü artık sistemim bu yükü taşıyamıyordu)
Önce terapiyle güvenli ilişkilerin mümkün olduğunu gördüm.
Duygularımdan bahsedebildiğim bir alan bulabildim.
Sonra yoga geldi.
Bedenimde bir şeyler olduğunu fark etmeye başladım.
Beden Kayıt Tutar kitabının tüm dünyaya duyurduğu gibi travmanın sadece zihinde değil, bedende de kendine yer bulduğu benim de gözlerimin önüne serildi.
Çünkü bazı duygularım yoga derslerinde yüzeye çıkmaya başladı. Bir duruşun içinde derin nefesler ve ağlamayla gelen o sağaltım benim için o zamanlar mucize gibiydi.
Bunlar, yaklaşık 15 yıl önce kendimle, duygularımla, hissettiklerimle kurduğum ilk güvenli temaslardı.
Yol Düz Değil
Tabii ki yol hiçbir zaman düz gitmiyor.
Geri dönüşler, yoldan çıkışlar, eski alışkanlıklara meyledişler hep var.
Spiritüel öğretileri bile zaman zaman “hiçbir şeyden etkilenmeyen bir Müge” olmak için kullandığımı fark ettiğim oldu. Bazı duyguları bypass etmek, hatta kimi zaman değersizlik hissinin üstünü “başkalarından daha iyi” hissetmeye çalışarak kapatmak için bir şeyler yaptığımı gördüğüm…
Ama her adımımda kendimi gözlemlemek, ne yaptığımın bilincinde olmak benim için hep çok önemliydi. Nocse de Ipsium! Kendini bil. Ve bunları fark edebildiğim her seferde, yola geri dönebildim. Meditasyon gibi. Ki zaten eril enerjinin dengeli ışığına, düşüncelerin arasındaki boşluğa ve yargısızlığa en büyük katkı veren şeylerden biri benim için hep meditasyon pratiğim oldu.
Yara Işığın İçeri Sızdığı Yer
Yine de bilincimin derinliklerinde hâlâ eril hakim dünyanın etkilerinin ortaya çıktığı anlar yaşıyorum. Eskiye göre daha az sıklıkta ve daha az yıpratıcılıkta olsalar da o tohumlar hala burada. (Erilin toksik tarafından bahsediyorum, yoksa dengeli eril enerjiye hepimizin ihtiyacı var)
Bu yüzden süreçlerden keyif alan, daha döngüsel, daha duyusal, daha yaratıcı taraflarımı beslemeye sabırla devam ediyorum.
Yeni nöral yolaklar yaratmak için…
Dans ederek,
doğaçlama tiyatro yaparak,
somatik çalışmalarla,
yoga ile bedenimle bağlantıda kalarak.
Kim bilir kaç bin yıldır ataerkin hakim olduğu bu sistemin içinde yaralanan dişil tarafıma nezaketle yaklaşarak.
Ve bu aralar özellikle ikili ilişkilerde kırılganlığıma biraz daha izin verebildiğim bir yerdeyim.
Koruyucu parçalarımı nasıl hızla devreye girip beni “acıdan korumaya” çalıştığını gördükçe, asıl acı verenin bu olduğunu bir kez daha fark ediyorum.
Oysa Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Yara, ışığın içeri sızdığı yerdir.”
Yaralarımı, kırılganlıklarımı, yaşanmamış yaslarımı yaşıyorum. Özgürce.
VE İYİYİM…
Ölmüyorum, kaybolmuyorum, zayıf ve güçsüz değilim, yargılanmıyorum, yoldan çıkmıyorum, yok olmuyorum.
Sadece hissediyorum.
İyiyim. Çok iyi.
Korkmama gerek olmadığını anlıyorum.
Bilmem anlatabiliyor muyum? :)
Eğer siz de benzer bir süreçteyseniz…
Bedeninizle, ruhunuzla, yaratım gücünüzle, dişil tarafınızla (cinsiyetiniz ne olursa olsun) daha fazla bağlantıya ihtiyaç duyuyorsanız;
Kalpten önerim:
Somatik, yin ya da restoratif tarzda bir yogaya başlamanız.
(Hatha, power ya da ashtanga değil.)
Eğer bu yolculuğu benimle yapmak isterseniz,
somatik yoga derslerimiz 21 Şubat’ta başlıyor.
Detayları aşağıda bulabilirsiniz.
Kendinle Bağlantı için Somatik Yoga
Dilerim paylaştıklarım kalbinizde bir yerlere, hatta tatlı tatlı acıtan bir yerlere temas etmiştir.
Orası “ışığın içeri sızacağı” yer.
Sevgileirmle
Müge


