İçimdeki kadınlar ve küçük kız çocuğu
Havva ve Lilith arketipleri

Bu hafta ayurvedik bahar detoksumuzu yapıyoruz. Ben de her zaman olduğu gibi katılımcılarla beraber detoks protokolünü uyguluyorum.
İlk üç gün hazırlık aşaması. Bu aşamada kahve, çay, gluten, şeker ve paketli gıdalar tüketmeyerek detoksa başlıyoruz.
Benim için şeker ve gluten çok zorlayıcı değil ama kahve dediniz mi akan sular duruyor. Günlük hayatımda en çok keyif aldığım şeylerden biri olabilir. Sadece içmek değil, yapmak da… Çekirdekleri öğütmek, mocha potumu hazırlamak, kahve hazır olduğunda ocaktan gelen ses, yayılan koku…
Bunlardan mahrumum.
Yeşil çayımı içiyorum ama tabi ki yerini tutmuyor.
Detoksun ilk günü her şey yolunda. Ama ikinci gün uyandığımda üstümde bir stres var.
İçimdeki kızı duyuyorum:
“Kahve içmek istiyorum.”
“Sınırları sevmiyorum.”
“Zorlamaları sevmiyorum.”
Duruyorum.
“Peki,” diyorum, “Yapmayalım o zaman. Ne dersin kahve içelim ve protokole birebir devam etmeyelim?”
“Hayır” diyor.
“Etmek istiyorum ama kahve de içmek istiyorum, istediğim şeyleri yemek de istiyorum, sonuç da almak istiyorum.”
O çocuksu çelişkiyi duyuyorum.
Gülerek, nezaketle yaklaşıyorum.
“İkisi birden olmaz tatlım” diyorum.
Biraz gevşiyor. Anlaşılınca yumuşuyor.
Bakıyorum, grupta da benzer şeyler var.
Kendime ne hatırlatıyorsam, oraya da onu hatırlatıyorum.
Yemekle ilişkimiz eski ve derin bir ilişki.
Sakinleşmemiz için verilen meme, süt, bisküvi… Aldığımız keyif.
TV karşısında ne yediğimizi bilmeden yediklerimiz…
Kim bilir daha neler neler…
Yapılacak işler var ama yemek yapıyorum kendime. Taze enginar.
Soğanları pişiriyorum.
Taze yemek yemek istiyorum ve detoksta öyle de olması önemli.
Enginarları doğruyorum.
Ama çok yorgunum.
İşlerim var. Aklıma bir şeyler geliyor. Enginarları bırakıyorum. Gidip mesajları yanıtlıyorum.
Sonra doğrama işine geri dönüyorum.
Gelen mailleri hatırlıyorum. Yanıt vermek için bir şeylere karar vermem gerekiyor.
Daralıyorum.
Hafta sonu programımı düşünüyorum havuçları doğrarken.
Stres yükseliyor.
Başım ağrımaya başlıyor.
Zihnimden kahve geçiyor.
Ama biliyorum: bu bedenin ihtiyacı değil, zihnin alışkanlığı. Keyif veren bir şey istiyor.
Yeşil çaydan bir bardak daha koyup yemeği pişmeye bırakıyorum.
Kahveden aldığım keyfin bende yarattığı yatıştırıcı hissi fark ediyorum.
Sonra işi gücü bir kenara bırakıp, sinir sistemimi düzenleyecek küçük somatik çalışmalar yapıyorum. Belli ki buna ihtiyacım var.
Biraz gevşiyorum. Alan yeniden açılıyor.
İşlerimden birkaçını hallediyorum.
Sorun işler değil aslında. Çok işim de yok aslında.
Yorgunum. Gözümde büyüyor.
Bir şeye ihtiyacım var ama ne?
Sonra yemeğim pişiyor ve öğle yemeğimi yiyorum.
Küçük bir yürüyüşe çıkmaya karar veriyorum.
Market bahanesiyle.
Yemek sonrası sindirim çayımı yanıma alıyorum.
Yürürken düşünüp duruyorum:
“Ne oluyor?”
“Neye ihtiyacım var?”
“Neden gerginim?”
Yanıt yok.
İçimdeki kız sessiz.
Ve bu sessizlik beni biraz rahatsız ediyor.
Market dönüşü sevdiğim küçük bir parka uğruyorum.
Bankta oturup çayımı içiyorum.
Sadece etrafı izliyorum.
Bir bülbül geliyor.
Ve o ses…
Çamlar hafif rüzgârla uğulduyor.
Üstüme bir kaç çam tohumu düşüyor.
Bir teyze geçerken “Ne güzel oturuyorsun serin serin” diyor.
Gülümsüyorum.
Bir şey yavaş yavaş çözülmeye başlıyor.
Şapkamı çıkarıyorum.
Saçlarımı açıyorum.
Rüzgârla yüzüme değiyorlar.
Yüzümü seviyorum.
Saçlarımı.
İlahi dişil kaybolduğu yerden çıkıp geri geliyor.
Onun bir yere gittiği yok da aslında, ben bu denli zihnimdeyken ona erişemiyorum…
Ve o anda içime tekrar baktığımda fark ediyorum:
İçimdeki kız aslında mızmızlanmak istiyor.
Hani uykusu gelen çocuklar gibi…
Sadece ilgi istiyor.
Şefkat istiyor.
“Biri de benimle ilgilensin.”
Bu cümleyi duyuyorum, duyduğumda içimde bir şeyler yumuşuyor.
“Ah küçüğüm,” diyorum,
“Ben seninle ilgilenmek için buradayım.”
“Seninle öyle ilgilenirim ki…”
“Çok mu yoruldun?”
“Ben buradayım.”
Ve o anda annem geliyor aklıma.
Hep çok yoğun olan annem.
Hep işi olan.
Hep başkalarıyla ilgilenen.
Hep stresli olan.
Ve beni ve ihtiyacımı bir türlü göremeyen, duyamayan annem.
Artık öyle değil ama.
Artık öyle olmaması da önemli değil işte….
“Ben seni görüyorum,” diyorum içimden.
“Seninle ilgileniyorum.”
“Buradayım.”
Eskiden böyle anlarda ya bir arkadaşımı arardım ya da artık beni gören, duyan, hisseden annemi.
Şöyle derdim;
“Biraz ağlayacağım.”
“Biraz söyleneceğim.”
Ama bu sefer aramıyorum.
Çünkü artık içimde kendimi daha iyi duyduğum ve anladığım bir yer var.
Kendine anne olan bir yer. Bugün onu daha derin bir yerden hissediyorum.
Ve bu içimdeki kıza çok iyi geliyor.
Bugün kendimle bu halde kalabilmek…
Ne hissettiğimi, ne olduğunu bilmeden.
Bir çözüm bulmaya çalışmadan, o karmaşık halimi görerek, izin vererek.
Kendimi zorlamadan, kendime kızmadan…
Yanımda kalabilmek.
İşlerimi yapabilmek…
İşlerimi yapmamayı seçmek…
Bunlar kolay olmadı.
Ama oldu.
Bunda içimdeki Havva ve Lilith’i daha iyi tanımamın da etkisi oldu.
Havva arketipi; uyumlanma, bağ kurma, ilişkide kalma, bakım verme ve kabul görme ihtiyacı üzerinden çalışan dişil tarafı temsil ediyor. Gölgesinde ise kendini ihmal etme, fazla uyumlanma, ihtiyaçlarını geri plana atma ve onay arayışı görülüyor. Bu benim için genelde başkalarıyla ilgilenme ve kendini ihmal etme şeklinde ortaya çıkıyor… Başkalarının ihtiyaçlarını anlama, onları memnun etmeye çalışma ama kendinle bağ kuramama, kendini anlayamama.
Lilith arketipi ise sınır koyma, bağımsızlık, hayır diyebilme ve kendi alanını koruma ihtiyacını temsil ediyor, gölgesinde ise kendine karşı sertleşme, içsel eleştirinin güçlenmesi, yalnızlaşma ve şefkatten uzaklaşma ortaya çıkabiliyor. Bu da dinlenme ihtiyacıma izin vermemek, hep güçlü olmak, bir şeyler planladığım gibi olmadığında kendime kızmak şeklinde kendini gösteriyor.
İşte ben bugün bu iki dişil hareketi daha sakin bir yerden duyabildiğimi fark ediyorum.
Ve aslında anlattığım şey, biz kadınların kendi içinde farklı formlarda deneyimlediğimiz bir döngü: kendine şefkatle yaklaşabilme ile kendine sertleşme arasında, ihtiyaçlarını duyabilme ile onları bastıra bastıra artık duymaz olmak arasında, sınırlarını koruma ile bağ kurma ihtiyacı ile kendini kaybetme arasında gidip gelen ve hem kendimizle, hem başkalarıyla olan ilişkilerimize de yansıyan içsel bir hareket. Bizi bunaltan bir çatışma. Bir sürtüşme.
O yüzden her ikisini de anlamak kendimizi anlamak açısından çok değerli…
Bugün bunu anlamanın değerini ben de daha iyi anlıyorum…
Önümüzdeki ay başlayacak 4 haftalık kadın çemberinde de tam olarak bu iki arketipin içsel hareketinin etrafında dolaşacağız. İki ana dişil arketip olan Havva ve Lilith arketiplerini daha yakından tanıyıp, gölge yönlerine daha yakından bakacağız. Somatik pratikler, meditasyon ve paylaşım alanlarıyla bu dinamikleri bedende, günlük yaşamda ve ilişkilerde nasıl yaşadığımızı birlikte araştıracağız.
Bize katılmak isterseniz detayları inceleyebilirsiniz.
Gölgeden Işığa: Eril ve Dişil Enerjilerde Derinleşme için 4 Haftalık Aktarım ve Çember
Umarım bzie katılırsınız.
İçimdeki küçük kız ve yetişkin kadınlardan hepinize sevgiler.
Müge

