Farkındalığın ağırlığı altında eziliyor musun?
Belki de sadece gölgeyi değil, ışığı da görmeye ihtiyacın vardır.
Buradaysanız çok büyük ihtimalle siz de yaşamı belli bir farkındalıkla yaşayan bir insansınız.
Farkında olmak, farkındalıkla yaşamak çok değerli bir meziyet.
Kendi zaaflarını, zayıflıklarını görmek, bazı ilişkilere olan olumsuz katkını fark etmek, kendi alışkanlık ve yönelimlerini görmek, kendini bilmek… bunların hepsi çok kıymetli.
Ancak her şeyin bir ışığı ve bir gölgesi olduğu gibi, farkındalığın da gölge yanları var.
Bize zaman zaman “Farkında olmasam daha iyiydi.” dedirten ya da “Cehalet mutluluk işte, adama bak hiç bir şeyin farkında değil ve ne kadar da halinden memnun.” diye düşünmemize sebep olan.
Bunlar aşağıdaki durumlarda özellikle ortaya çıkıyor;
Birincisi; farkındalığı sürekli kendinde olumsuz olana yöneltmek.
Eksikliklerini fark ederken, güçlü yanlarını görmezden gelmek.
İkincisi; bunun altında ezilmek.
Olumsuz olanı, alışkanlık olanı, öğrenileni, aktarılanı vs. değiştirecek, dönüştürecek gücü ve eylemi bulamamak.
Kendini sürekli eleştirerek, kendine eziyet etmek.
Üçüncüsü — ve belki de en büyüğü;
kendini sürekli değiştirmeye, o gölge yanları “ortadan kaldırmaya” çalışmak.
Bir eğitimden diğerine, bir kitaptan ötekine, bir yöntemden başka bir yönteme savrulmak…
Farkında olacağım, farkında yaşayacağım ve tüm olumsuz yanlarımı ortadan kaldıracağım yanılsaması ile hayatın güzel yanlarını, anın içindeki hafifliği, kendimizdeki ve çevremizdeki iyilikleri, güzellikleri ıskalayarak yaşıyorsak, tüm yaşamımızı gölgeyi ışığa çevirmeye adadıysak, bunun adı farkındalıklı yaşam değil. Hatta bu oldukça farkındalıksız bir yaşam. Çünkü yaşamın doğasına, “dualite” yasasına aykırı. Biz hem aydınlık, hem karanlığız. Dünya ve yaşam da öyle.
Biz ancak gölge yanlarımızı kabul edip, onları bütünlüğümüze dahil edebiliyoruz.
Ve o yerden, içimizde iyinin de, kötünün de var olduğunu bilerek, her durumda, her şeye rağmen nasıl davranacağımızı seçebiliyoruz.
Ama içimizdeki mükemmellik arzusu…
Farkındalığı sadece karanlık olana yönlendirip, onu “ortadan kaldırmaya” çalışmamıza sebep oluyor.
Bu mücadele içindeyken de oyundan, yaratıcılıktan, keyiften ve yaşamın tadını çıkarmaktan uzaklaşıyoruz.
Bir Masal: Gölgesiz Adam
Ursula K. Le Guin’in üzerine yazdığı bir denemede aktardığı bir masal vardır; Anderson tarafından yazılmış The Shadow (Gölge) masalı.
Masalda bir adam, yazın gittiği bir sahil kasabasında karşı apartmanda oturan bir kadına ilgi duyar.
Ama onun yanına gitmeye cesaret edemez.
Bir akşam, kadının balkonuna vuran gölgesini görür ve şaka olsun diye “bari sen git” der.
Gölge gider.
Ve bir daha geri dönmez.
Adam gölgesiz yaşamaya başlar.
Ama hiçbir işi yolunda gitmez. Kimse onu ciddiye almaz, yaptıkları değer görmez.
Yıllar sonra eski gölgesiyle karşılaşır.
Ona neler yaşadığını, kadının nasıl olduğunu, neler gördüğünü büyük bir merak ve hevesle sorar.
Gölge, de aybı heyecan ve hevesle her şeyin harika olduğunu anlatır.
Ama bu bir yalandır.
Çünkü gölge de eksiktir.
O da tam bir hayat yaşayamamış, kadına yaklaşamamıştır.
Masalın sonunda gölge, adamı ele geçirir ve onun yerini alır.
Başka bir kadına âşık olur. Kadın gölgeye yanındakinin kim olduğunu sorar. O da kadına kendisinin gerçek, adamın ise onun gölgesi olduğunu ve işleri çok zorlaştırdığını söyler. İkisi birlikte adamı ortadan kaldırır ve evlenirler.
Yani gölgesiyle bütünleşemeyen birinin gerçek bir yaşamı da olmaz.
Gölgeyi tanımak, kapsamak ve onunla birlikte yaşamak…
tam insan, bütün insan olmanın tek yolu.
Ondan kurtulmaya çalışmak değil,
onu küçültmek değil,
onunla savaşmak değil.
Sadece fark etmek. Kapsamak.
Ve sonra, gölgenin neler yapabileceğini bilerek,
erdemli, güçlü ve cesur yaşamayı seçmek.
Ama bunu yaparken…
onun altında ezilmeyecek kadar da ışığı onurlandırmak.
Zayıf yanların varsa güçlü yanların da var.
Yanlış yaptığın şeyler varsa, doğru yaptığın şeyler de var.
Bir ilişkide bağımlı tarafların varsa,
cesur ve iradeli tarafların da var.
İş yerinde daha zayıf ve tecrübesiz olduğun yanların varsa,
güçlü olup katkı sağladığın yanların da var.
Beceremediğin şeyler varsa,
becerebildiğin şeyler de var.
Şimdi sormak isterim;
ONLARIN NE KADAR FARKINDASIN?
Onları ne kadar onurlandırıyorsun?
Kendime de soruyorum;
Vaktini, emeğini, zamanını; zayıf yönlerini, gölge ve karanlıklarını, yani KENDİNİ düzeltmeye çalışmak yerine, bu güçlü, parlak, ışıklı, zenginliklerle dolu yanlarını geliştirmeye harcasan, sonuçta hissedeceğin özgüven, kendinle gurur duyma ve kendini sevme halin, sana diğerlerini kapsamak, dönüştürmek için gerekli yakıtı, iradeyi, isteği vermez mi? Kendi elinden tutup, “Hadi gel şimdi şuna bir bakalım beraber, hallederiz onu da” demez misin?”
O nedenle sadece zayıflıkların, eksik olanın, karanlık olanın farkına varıp
kendimizi yetersiz, beceriksiz — hatta değersiz — ilan etmek yerine…
Güçlü, yeterli ve becerikli olduğumuz yanları da görmek,
onları onurlandırmak
ve hayattan keyif alarak, akılcı bir şekilde geliştirilebilir yanlarımız için adım atmak…
En dengeli, en keyifli, en güzel yol.
Bu yolu sevgi ile, kabul ile, anlayış ile yürümeyi diliyorum.
Yoksa hayat ağır, zor ve ızdıraplı bir hale geliyor.
Farkındalık ve Keyif Bir Arada : 1 Mayıs Bahar Kampı
Bu nedenle ben bu sene 1 Mayıs’ta İzmir Bayındır, Yakapınar Köyünde yapacağımız Kendine İyi Gel Kampında sadece farkındalığa değil, keyfe, neşeye, oyuna da yer açmak istedim.
Bu kampta;
– Yoga ve meditasyon
– Somatik çalışmalar
– Günlük yaşamda stres yönetimi atölyesi
Ve aynı zamanda:
– Oyunlar
– Doğaçlama ve paylaşım çemberleri
– Ateş başında masallar
– Doğa yürüyüşleri
– Seramik atölyesi
olacak.
Çünkü doğru tutum içinde olmazsak veya kendi özümüzü, yeterliliğimizi, değerimizi, unutursak, farkında olmanın bir ağırlığı var.
Ve o ağırlığın altında, nefes almayı unutabiliyoruz.
Bu kamp, biraz da hatırlamak için:
oyunu, keyfi, hafifliği, birlikte olmanın güzelliğini…
Detaylara buradan ulaşabilirsiniz:
Kendine İyi Gel: 1-3 Mayıs Sinir Sistemi Dengeleme Kampı
Eğer içinizden bir “evet” geliyorsa, çok sevindim, bekliyorum.
Sevgilerimle
Müge


şahane bir yazı olmuş yine <3