“Ben Bunu Halletmiştim... Neden Yine Aynı Yerdeyim?”
Hiç “Ben bunu halletmiştim. Neden yine aynı yere geldim?” diye düşündüğünüz oldu mu?
Belki biri sizi eleştirdi.
Belki çok sevdiğiniz biri mesajınıza cevap vermedi.
Belki işle ilgili bir aksilik yaşadınız.
Ve bir anda kendinizi yıllardır üzerinde çalıştığınız konuda yeniden düşünürken, düşünürken ve tekrar düşünürken buldunuz.
Sanki hiçbir şey öğrenmemişsiniz.
Hiç iyileşmemişsiniz.
Sanki en başa dönmüşsünüz gibi...
Sizi anlıyorum.
Ama bu doğru değil.
Şimdi biraz neden doğru olmadığını açıklayacağım. Yazının sonunda ise doğrunun ne olduğunu söyleyeceğim ve siz de ‘ahhh evet!’ diyeceksiniz. Doğru bildiğimden o kadar eminim yani :)
İyileşme doğrusal değildir
Biz çoğu zaman bir konuyu fark ettiğimizde, onun üzerine çalıştığımızda ya da bir terapi sürecinden geçtiğimizde o konuyu tamamen “çözdüğümüzü” düşünürüz.
Oysa yolculuk biraz daha farklı ilerler.
Bir hocam geçenlerde bunu çok güzel anlattı;
Elinizde elmalarla dolu bir sepet olduğunu hayal edin.
Yol boyunca yürürken bazı elmalar sepetten düşüyor. Çünkü hepsini aynı anda taşımamız mümkün değil.
Biz yürümeye devam ediyoruz.
Öğreniyoruz.
Deneyimliyoruz.
Olgunlaşıyoruz.
Sonra bir gün geri dönüp düşen elmaları topluyoruz.
Ama artık aynı insan olarak değil.
Yeni bir bilinçle.
Bana da derine gitmek gibi gelir. O konuyla ilgili her deneyimde biraz daha derinleşmek ve biraz daha iyi anlamak.
Şöyle düşünebilirsiniz;
Bir kitabı ilk okuduğunuzda belli bir fikriniz olur. Aradan yıllar geçer. Aynı kitabı tekrar açarsınız ve bu kez daha önce hiç fark etmediğiniz anlamlar görmeye başlarsınız.
Kitap değişmemiştir.
Değişen sizsinizdir.
İyileşme de biraz böyledir.
Biz aynı yaraya geri dönmeyiz.
O yaraya yeni bir bilinçle tekrar yaklaşırız.
Eski yaralar neden bu kadar güçlü hissediliyor?
Fakat bu süreç her zaman kolay değil, biliyorum, yaşıyorum.
Özellikle de çocuklukta oluşan en temel yaralarımıza dokunuyorsa...
Yetersiz hissetmek...
Yalnız hissetmek...
Sevilmediğini düşünmek...
Görülmediğini hissetmek...
Değersiz ya da beceriksiz olduğuna inanmak...
Bunlar yalnızca düşünceler değildir.
Çoğu zaman, sinir sistemimizin içine yerleşmiş kök inançlarımızdır. Hayatta kalma hikâyelerimizin parçasıdır. Çünkü bir çocuk için çok acıdır ve çok büyüktür.
İşte bu yüzden bugün yaşadığımız küçücük bir olay bile eski bir yaraya dokunduğunda bedenimiz çok güçlü tepkiler verebilir.
Beden alarm verdiğinde
Örneğin iş yerinde yaptığınız bir işle ilgili bir geri bildirim aldığınızı düşünün.
Eğer kök inançlarınız ve güçlü yaralarınız varsa içinizden ilk geçen cümle genelde şu olmaz;
“Bu geri bildirim işimi geliştirmeme yardımcı olabilir.”
Çünkü ondan önce bedeniniz konuşmaya başlar.
Genellikle...
Karnınız sıkışır.
Nefesiniz daralır.
Omuzlarınız gerilir.
Kalbiniz hızlanır.
Yüzünüze sıcaklık yayılır.
Çünkü beynimizin hayatta kalmaktan sorumlu bölümü olan amigdala, tehlike algıladığında saniyeler içinde alarmı çalıştırır.
Adeta şöyle der:
“Dikkat.”
“Yetersizlik geliyor.”
“Yine reddedileceksin.”
“Yine değersiz hissedeceksin.”
Oysa...
Bugünkü olay eski yaranıza dokunmuştur ve size şimdiki gerçeklik de oymuş gibi yapmaktadır.
Özgürlük tam burada başlıyor
İşte tam burada küçük ama çok dönüştürücü bir deneyim fırsatı yaratabiliriz.
Eğer o an durup şunu fark edebilirsek...
“Birinin beni eleştirmesi, benim yetersiz olduğum anlamına gelmiyor.”
“Birinin davranışı benim değerimi belirlemiyor.”
“Hatta bu geri bildirim gelişmeme katkı sağlayabilir.”
İşte orada özgürlük başlar.
Fakat bunu söylemek, alarm halindeki bir sinir sistemi için sandığımız kadar kolay değildir.
Çünkü yoğun stres altında olduğumuzda beynimizin değerlendirme, esnek düşünme ve farklı bakış açıları geliştirmemizi sağlayan bölgeleri daha az aktif çalışırken, amigdala kontrolü ele alır.
Bu yüzden ne kadar mantıklı düşünmeye çalışsak da bunu yapamayız.
Sorun iradesiz olmamız değildir.
Sinir sistemimizin rahatlama moduna geçmemesi, bu nedenle kendimizi güvende hissetmememiz ve ön beynin devreye girmemesidir.
Bu bizim suçumuz değildir. Zayıf değilizdir. Beceriksiz değilizdir.
Sadece kendi yanımızda olup, kendimize şefkatle eşlik etmeye ihtiyacımız vardır.
Bize çocukken yapıl-a-madığı şekilde…
İşte somatik çalışmalar tam burada devreye girer
Sinir sistemimiz Vagus siniri yoluyla iki yönlü çalışır. Nörobilimsel terimlerle;
Top-down (yukarıdan aşağı düzenleme)
Düşüncelerimiz bedenimizi etkiler.
Güvenli, destekleyici ve gerçekçi düşünceler sinir sistemini sakinleştirebilir. Bu nedenle terapi, kitaplar, eğitimler önemli ve gereklidir.
Bottom-up (aşağıdan yukarı düzenleme)
Bedenimiz de zihnimizi etkiler.
Kaslar gevşediğinde...
Nefes yumuşadığında...
Kalp ritmi sakinleştiğinde...
Beynimiz de bulunduğumuz anı daha güvenli algılamaya başlar.
Araştırmalar, vagus sinirinin ve otonom sinir sisteminin bu çift yönlü iletişim sayesinde beden ve zihin arasında sürekli bilgi taşıdığını gösteriyor. Bu nedenle yalnızca düşüncelerimiz üzerinde çalışmak ya da yalnızca bedenimizi rahatlatmak yerine, ikisini birlikte desteklemek sinir sisteminin yeniden dengelenmesinde çok daha etkili olabiliyor. Ben özellikle somatik yoga derslerinden en büyük faydayı, aynı anda bir terapi sürecine devam edenler olduğunu görüyorum.
Benim deneyimim de bu yönde. Yogaya devam ederken, aynı anda da terapilerimi, okumalarımı, eğitimlerimi sürdürdüm. Şimdi hem deneyimleyen bir öğrenci hem de öğreten bir eğitmen olarak, şunu iyi biliyorum ve size de hatırlatmak istiyorum;
Beden gevşemeye başladığında zihin de daha esnek düşünmeye başlar. Ve bu pratiklerin etkisiyle sakinleşen nefesimizle bir de bakarız ki; o eski hikâye artık doğru değil…
Ve artık yeni hikayemizi yazmaya hazırızdır.
Gerektiğinde geri dönüp hikayemizi daha da güzelleştirmek de sürecin bir parçasıdır.
“Ahh evet!” dediniz değil mi? :)
Bir yazarın yaratıcılığı bazen bulunduğu ortamdan beslenir. Sessiz bir oda, denize bakan bir pencere ya da kuş sesleriyle dolu bir bahçe ona ilham verebilir. Bizim için de beden böyledir. Beden kendini güvende hissettiğinde, zihin yeni olasılıkları görebilir hale gelir ve kendi hikâyesine yeni gözlerle bakmaya ve o hikayeyi yeniden yazmaya başlar.
Şimdi Kendine Sor:
Bugün kendinize şu soruları sormaya ne dersiniz?
Son zamanlarda beni en çok tetikleyen olay neydi?
O olay gerçekten bugüne mi aitti, yoksa eski bir yarama mı dokundu?
O an bedenimde ne oldu?
Eğer bedenim konuşabilseydi bana ne söylerdi?
Şefkatli bir arkadaş olsaydım kendime nasıl yaklaşırdım?
Bu hikayenin ve kendimle ilgili inandıklarımın doğru olmadığını hatırlatmak için kendime ne söylerdim?
Eğer bu konularda yazı ve farkındalık çalışmaları yapmak size iyi geliyorsa ve daha fazla içsel çalışma yapma isteği duyuyorsanız aşağıdaki çalışmalarımdan faydalanabilirsiniz.
Dönüşüm Çalışma Kitabı: Bu çalışma kitabı, kendini yaşamında takılı kalmış ve harekete geçemez halde bulduğunda veya dönüştürmekte zorlandığın konu ve durumlar içinde hissettiğinde kendine sorabileceğin sorular ve yazı çalışmalarından oluşan bir kendine yardım alıştırma kitabıdır.
İçindeki Çocukla Yakınlaşma Meditasyonu ve Çalışma Soruları: Hepimizin içinde bir çocuk yaşıyor. Bazen gülen, oynayan; bazen de geçmişin yaralarını, kırgınlıklarını ve korkularını taşıyan… Bu meditasyon kaydı ve içsel çalışma dosyası, içindeki çocukla şefkat ve güvenle buluşmak isteyenler için.
Bedenle ve sinir sistemi ile çalışmaya ihtiyacınız varsa size güzel bir haber;
Somatik Yoga’da yeni döngü Cumartesi günü başlıyor.
Somatik yoga derslerinde yalnızca hareket etmiyoruz.
Bedeni dinlemeyi, sinir sistemine güvenlik sinyalleri göndermeyi ve kendi kendimizi sakinleştirmeyi öğreniyoruz.
Bu da günlük yaşamımıza hemen etki etmeye başlıyor.
Son günlerde derslerimizle ilgili birkaç katılımcı geri bildirimi paylaşmıştım. Eğer ilginizi çekerse instagramdan inceleyebilirsiniz.
Yeni dönem derslerimiz de bu cumartesi başlıyor.
Detaylı bilgi ve kayıt formunu aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz.
Kendinle Bağlantı için Somatik Yoga
Hikayenizi yazmak veya yazdıklarınızın üzerinden yeniden geçmek için.
Bekliyorum.
Sevgilerimle,
Müge

