Bu ara kalbimde ve zihnimde ne yazık ki biraz acı var.
Hatta bu acının bir yansıması olarak, bedenimde de biraz acı ve zorlanma var. Boğazım ağrıyor ve acıyor, kulağım ara ara tıkanıyor, halsiz hissediyorum.
O yüzden de şu an size bu yazıyı, içeride pişen tavuk suyuna çorbanın mis gibi kokuları eşliğinde yazıyorum. İçindeki soğan, sarımsak, karabiber, kişniş, defne yaprağı, zencefil ve zerdeçalla şu an “kendine bakım verme ve şefkat” kokuyor burası.
Sonunda şefkat kapımı çalıyor…
Bu acının sebebi ne?
Bu acımın sebebi tutunduğum bir fikir.
Biri için “Ama öyle olmamalı, böyle davranmamalı” şeklindeki düşüncelerime tutunmam.
“Böyle değildi, şimdi nasıl böyle oldu?” diye anlamlı bir açıklama arayışına tutunmam.
“Belki ne yaptığını anlar, neden yaptığını anlatır ve yeniden eskisi gibi olur” diyerek eskiye tutunmam.
Yani bir sürü tutunma var ortalıkta.
Görüyorum.
Zaten göremediğim anlarda da içine girip o acıyı deneyimliyorum. Sonra yine hatırlıyorum ve uzaklaşıyorum.
Pratik de, doğal halimiz bu olana kadar hep bu biliyorsunuz. Gitmek gelmek. Uzaklaşmak ve dönmek…
Her şey geçiyor ama biz tutunuyoruz
Her şey geçiyor gidiyor.
Sevdiklerimiz ölüyor, ayrılıklar yaşıyoruz, kaybettiklerimiz oluyor, pek çok şeyin geçici olduğunu görüyoruz. Evlerimiz, işlerimiz, hatta arkadaşlıklarımız...
Ama hâlâ tutunuyoruz.
İnsanoğlunun en büyük acısı bu.
Fikirlere tutunuyoruz, imgelere tutunuyoruz, en çok da “ben” fikrine tutunuyoruz.
Ve acı geliyor.
“Bu bana nasıl yapılır?”
“Ben bunu hak etmedim.”
“Ben bunu istemiyorum.”
“Ben bunu istiyorum.”
Yogada buna raga ve dvesha diyoruz.
“İstiyorum ve istemiyorum”lar.
Sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz.
Hepsi birer tutunma.
Hepsinin arkasında bir “ben”.
Tutunmamın boyutunu ne zaman fark ettim?
Pek çok şeyi geride bıraktığım bir 5 yıl yaşadım. Evliliğimi, evimi, işimi, arkadaşlarımı, doğup büyüdüğüm şehrimi geride bıraktım. Hepsi çok zordu. Ancak, zihnimdeki tutunmamın acı veren boyutunu, kirada oturduğum evden kendime ait bir eve geçerken ne kadar da zorlandığımı görünce idrak ettim.
Daha büyük ve daha güzel bir ev olmasını bir yana bırakıyorum, kira ödemeyeceğim bir eve geçiyorum ve ben hâlâ alışık olduğuma, eski eve tutunuyorum. “Burası aslında daha güzel.” diyorum, yeni evde eleştirilecek şeyler buluyorum. Hem de ev sahibi ile bir sürü sorun yaşamama rağmen…
İşte öyle bir tutunma.
Bakanlıktan istifa etme sürecinde yaşadığım “herhalde ölüyorum” duygusunu anlatmıyorum.
Ders verdiğim stüdyo pandemi nedeniyle kapanınca yaşadığım “Ben şimdi ne yapacağım?” kabusunu.
Bir kırgınlık yaşadığını ve bir süre kendisiyle kalmak istediğini söyleyen arkadaşımla ilgili endişelerimi.
Hele hele; biten ilişkilerin ardından yaşadığım korkunç zorlayıcı duyguları, galiba devam edemeyeceğim diyen zihnimi anlatmıyorum.
Ben bir tutunma ustasıyım
Ben bir tutunma ustasıyım.
Tırnaklarımın içi kumla, toprakla dolu.
Ellerim çiziklerle, avuç içlerim yaralarla dolu.
Tutunmayı çok iyi bildiğim ve çok deneyimlediğim için.
Bana iyi gelmediğini bildiğim, orada olmak istemediğimi bildiğim, benim için oradan ayrılmanın daha iyi olacağını bildiğim hallerde bile orada kalmak için bin bir uğraş verdiğim için, tanıdık olduğu için, yalnız kalmam gerekmeyeceği için, başkalarının yanında daha güvende olacağım için, yeni olan belirsizliklerle dolu olduğu için ve ben bildiğim çöplükte kalmayı daha güvenli bulduğum için, hep tutundum, hep tuttum.
Hem kanadım, acıdım, yine de kaldım.
Tutunmayı bilenler bu acıyı da bilir.
Peki neden tutunuyoruz?
Bırakmak sandığımız kadar kolay değil.
Çünkü biz sadece “bir şeye ya da birine tutunmuyoruz”.
Tutunduğumuz şeyin bize vereceğini düşündüğümüz güvene, bir daha asla yalnız kalmayacağımıza, terk edilmeyeceğimize, başımıza kötü bir şey geldiğinde bununla daha kolay baş edebileceğimize, daha mutlu olacağımıza vs vs. dair inançlara da tutunuyoruz.
O yüzden bırakmak korkutuyor.
Çünkü tutunduğumuz şeyi bırakırsak, onunla beraber bütün bu güvenceleri de bırakacağımızı sanıyoruz.
Benim içimdeki küçük kız da böyle sanıyormuş.
Anlıyorum ki, onu yanında koruyacak, kollayacak, güvenebileceği kimse olmadığına; yaşayacağı, yapacağı şeylerin sonunda olumsuzluklar ortaya çıkarsa bunlarla tek başına baş edemeyeceğine inandığı için ya da kalpten sevilmeye, olduğu haliyle önemsenmeye, özenli davranılmaya alışık olmadığı için birilerine ya da bir şeylere hatta çoğu zaman da OLASILIKLARA tutunmuş hep.
“Tutunduğun her şey de seninle beraber düşer”
Şimdi kulağımda Cem Hoca’mın Cem Şen “tutunduğun her şey de seninle beraber düşer” sözü çınlıyor ve bunun doğru olduğunu anlıyorum.
Tutunduğum hiçbir şey beni kaçındığım güvensizlikten, yalnızlıktan, mutsuzluktan alıkoymadı.
Hiçbir şey kalıcı bir mutluluk sağlamadı.
Şimdi anlamaya başladığım şey şu:
Bir şey güven ve mutluluk getirecekse, o en başta tutunmamak ve bırakmakla başlayacak.
Tarafsızlıkla.
Olabilir de olmayabilir de diyerek.
Ne büyük özgürlük…
Tapas: Ateşle pişmek
Bu yazıyı kafamda hazırlarken aklıma hep yoga öğretisindeki tapas kavramı geldi.
Hem bir yoginin geliştirmesi gereken bir nitelik olarak tapas, yani disiplin, irade; hem de Kriya Yoga’nın, yani yoganın uygulama adımlarının biri olarak tapas; yani “acıyı safsızlıklardan arınma yolu olarak kabul etmek”.
Tapas kelime anlamı olarak, ısı ve ateş kökünden geliyor.
Yogiler, biz bu ateşle pişiyoruz diyorlar.
Evet anlıyorum.
İçimizde ortaya çıkan o ateş; bağlandıklarımızla, tutunduklarımızla olan bağımızı yakıyor.
Bizi arındırıyor.
Bu tutunmalar, bu bağlanmalar, bu bırakamamalar bize acı veriyor.
Eğer o acıyla kalabilirsek, bir sonraki haz nesnesi ile o acıyı gidermeye çalışmazsak, o bağlanmanın ZİHİNDE ve sonra da BEDENDE yarattığı acıyı deneyimlemeye ve gözlemlemeye istekli olursak, bunu dönüştürebiliriz.
Pratik de tam olarak burada başlıyor.
Tutunmayı hemen bırakmaya çalışmakta değil.
Önce onu görmekte.
Bedenimde nasıl?
Zihnimde hangi cümle dönüyor?
Neyin gerçekleşmesini istiyorum?
Neyin gerçekleşmemesinden korkuyorum?
Ve belki en önemlisi:
“Bunu bırakırsam ne olacağından korkuyorum?”
Bir kaç yıl önce YouTube’da 21 Günlük ücretsiz bir Tapas : 21 Gün Niyet ve Özdisiplin Çalışması yapmıştık. Detaylarına buradan inceleyebilirsiniz.
Peki siz neye tutunuyorsunuz?
Siz de biraz düşünmek ister misiniz?
Neye tutunuyorsunuz?
Neye tutunmanın acısını yaşıyorsunuz?
Ve bu tutunmanın size ne getireceği yanılgısına sahipsiniz?
Bu nasıl bir acı?
Bedeninizde, zihninizde nerede?
Buna gözlemci olabilir misiniz?
Belki birkaç dakika oturup izleyebilir misiniz?
Benim içimdeki küçük kızın her acısında, kalbinin her yanışında, yetişkin ben onun yanında olmayı daha iyi öğrendi ve öğrenmeye devam ediyor.
En sonunda ne küçük, ne yetişkin bir ben olmadığını ve her şeyin geçiciliğini idrak edinceye kadar da yolculuğum ve bırakmalarım sürecek...
Sizin fark ettikleriniz neler? Paylaşmak isterseniz ben de okumayı çok isterim.
Hepinize kocaman sevgiler.
Müge


Bayıldım bu tanımlamaya. “ben bir tutunma ustasıyım” selam ben de 🥀